10/12/2008 ·
An’ı yaşamayan bir nesiliz…
Yarın ne yapacağız, ne olacağız, ne kazanacağız, ne kaybedeceğiz…
Zamanımız hep bu planlamalar ve düşünce yığınları ile biteviye geçip gidiyor.
Dakikalar, saatler, aylar ve hatta yıllar geçiyor. Ama bizim yarınlarımız hiç ama hiç bitmiyor. Bitmesi de mümkün görünmüyor…
Plan üstüne plan yapıyoruz. Elimizde bir A, bir de B, hatta ve hatta C ve D planları her daim mevcut. Ama gel gör ki, bazen bu planlar bile işe yaramıyor. Bir karmaşa, bir kargaşa içinde koskocaman günleri, aylar, yıllar ve sonunda bir ömür tükeniyor.
* * *
Dağ başında bir çoban olsam dediğimiz anların sayısı bir hayli fazla. Onun kadar sessiz ve tasasız bir hayatımızın olmasını istiyoruz içten içe; ama onun gibi yaşamak için de öldürücü adımı hiçbir zaman atmıyoruz. Korkuyoruz, kaybetmekten. Bunca yıldır elde ettiğimiz her şeyi bir anda yitirmekten… Ama çoban gibi yaşamak da bilinçaltımızın fantastik bir düş’ü işte…
* * *
Giderek içimize kapanıyoruz. Konuşacak, paylaşacak şeyimiz o kadar azalıyor ki. Bir araya geldiğimizde yüce kurtarıcımız beyaz ekran ve sihirli klavyeler ya olmasa!!! Artık insanlar yüz yüze sohbet bile etmiyor. Sanal’ına takılıyoruz işte muhabbeti etrafında hayatın karmaşasını devam ettiriyoruz.
Ama planlarımızdan asla vazgeçmiyoruz.
Belki bir daha o insanla bir araya gelemeyeceğiz.
Belki, bir daha içtiğimiz o sıcacık çayın tadı, kahvenin cezp edici kokusunu hayatımızın hiçbir döneminde yakalayamayacağız.
Belki bir daha doyasıya ağlayamayacağız.
Belki, bir daha başımızı bir sevecen o omuza yaslayamayacağız.
Ama bunların hiçbirinin farkına varmıyoruz.
Hep yarınlarımız, hesaplarımız ve planlarımız var… Olmaya da devam edecek…