28/10/2007 ·
Büyük bir tantana ile çıkan, dünyayı kasıp kavuran “Secret” ya da diğer
ismi ile “Sır” dünyanın yeniden keşfi değil.
Tüketim toplumunun en önemli silahı olan reklam ve onun janjanlı ambalajı
sayesinde “Secret”i okumayan ve ondan kendine bir hayat dersi çıkarmayan hemen
“out” listesine ismini yazdırır oldu(?)
Bundan birkaç yıl önce dünyada 14 milyona yakın kişinin okuduğu “Simyacı” ile karşılaştırıldığında “Secret “ yavan ve bayat kalıyor.
Simyacı’daki o güzelim ruh maalesef “Secret” da yok!
Simyacı’daki birbirinden harika öyküler maalesef “Secret”e uğramamış…
Rhonda Byıne, “Secret” olarak bizlere şunu sunuyor: “Sır, çekim yasasıdır…
Hayatınıza giren her şeyi kendinize çeken kendinizsinizdir. Bunu, zihninizde
tuttuğunuz imgelerin erdemiyle düşüncelerinizle yapıyor, zihninizden
geçirdiklerinizi kendinize çekiyorsunuz”. İşte sır denilen olgu bu!!! Ne
düşünüyorsan anında görüntüyü oluşturan da sensin…
Simyacı’da ise Paulo
Coelho der ki: “Kim
olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle
gerçekten bir şey istediğin zaman, Evrenin Ruhu’nda bu istek oluşur.”
İstediğimiz bir şeyi elde etmenin birinci şartı ve çıkış noktası onu çok arzu
etmendir”
Yani demem o ki, daha Rhonda Byıne “Secret”I yazmadan çok once
Brezilyalı şarkı sözü yazarı Paulo Coelho, Simyacı ile gönüllerimizde taht
kurmuştu bile!!!.
21/10/2007 ·
Bugün 21 Ekim Pazar.
Türkiye’de anayasal anlamda ciddi değişimlerin olması için referandum
yapıldı.
Katılım düşük, ama sandıktan çıkan oy oranında “evet” yüksek!
Bugün 21 Ekim Pazar.
12 fidan daha toprağa düştü.
16 erimiz ciddi anlamda yaralı.
Bugün 21 Ekim Pazar.
Yüksekova’nın Dağlıca kesiminde düğün konvoyunu taşıyan ve en küçüğü 4, en
büyüğü 11 yaşında 6 çocuğun bulunduğu 14 kişilik minibüs PKK’nın yola döşediği
mayın ile paramparça oldu… Ağır yaralılar çevre illerdeki hastanelere
kaldırıldı.
Bugün 21 Ekim Pazar.
AA. nın düştüğü bir haber de “Kiev'de
ABD Savunma Bakanı Robert Gates ile görüşen Bakan Gönül, "Sınırı geçme planlarımız var, ancak hemen değil" dedi.
8 Ekim 2007
Hakkari’de 15 şehit
verdik.
Gazeteciler Sayın
Başbakan’a "15 şehit var, ne diyeceksiniz?.." diye soruyor.
Sayın Başbakan: "Önümüzdeki ay Amerika'ya
gidiyorum..." diyor.
22 Ekim Pazartesi.
Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersiniz diyerekten Kuzey Irak’a
yapılacak olası bir operasyon için:
- Hainler,
büyük kentlerde ciddi terör eylemlerine imza attıklarında,
- Hainler,
devletin ana kademesindeki bürokrat ve devlet büyüklerine yönelik suikast
düzenlediklerinde ve bu eylemlerinde başarılı olduklarında,
- Hainler,
Ankara’da TBMM, Başbakanlık ve diğer devlet dairelerine yönelik ciddi
saldırılarda bulunduklarında,
- Hainler,
Sayın Başbakan’ın sevgili oğlunun “gemiciği”ni Karadeniz’in azgın
dalgalarına yem ettiğinde,
- Hainler,
Sayın Başbakanın, Sayın Bakanın mahdumlarına yönelik ciddi bir saldırı
düzenlediklerinde Sayın Başbakan şanlı ordumuza Kuzey Irak’a girmesi için
yetki verecektir!!!
19/10/2007 ·
Depresyon kapıda bekler bizi.
Acayip misafirperver, evinin sınırlarına bir gireni bir daha bırakmaz.
İzzet ikram gırla gider, “hobidi gırtlak, pufidi kandil, tombi yatak” sloganı ile misafirlerini kuş tüyü yataklarda, kaz tüyü yorganlarda ağırlar.
Uykunun derin mahmurluğu, hayatın hiçliği ve çevrenin giderek anlamsızlaştığı derin ve bir o kadar da gergin saatler, günler ve hatta yıllar ile konukluk devam eder…
Hayatın anlamını sorgulamaya başladığımızda, her şeyi neden ve niçin süzgeci içinde süzdüğümüzde, elimizde kalan pis tortu bazen midemizi bulandırır… Her şeyin anlamsızlaştığı, yavanlık ve bayatlığın diz boyu olduğu anlar da isterse güneş doğsun, kuşlar ötsün, börtü böcek semaya dursun… Fark etmez.
Hiçlik duygusu, boğazımıza kadardır. Her şeyin tek renk yani gri olduğu zamanlardır bu anlar. Kimimiz en yoğun katmanda geçiririz, bazılarımız ise en az zarar ile paçamızı sıyırırız. Birçoğumuz ise elimizi verip kolumuzu kaptırırız…
Birden fazla maskemiz vardır, tıpkı eski çağlarda savaşa giden savaşçılar gibi sabahın köründe kuşanırız o günkü maskemizi.
Hayat akar, zaman biteviye sürüp gider.
Çevremiz insanlar ile doludur, ama biz içimizdeki yalnızlık ile üşürüz habire… İçimiz titrer, gözlerimiz dolar, anlamsızlık giderek daha yoğun hale gelir.
Mevsimler geçer, hatta yıllar, biz hala derin depresyonun misafiriyizdir.
Çevremizde bir o kadar değişim olmuştur. Ülkede birçok siyasi çalkantı, birçok çatışma yaşanmıştır… Ama bizim dünyamızda değildir bu çatışmalar ve çalkantılar. Biz bir o kadar uzağız her şeye.
Beynimizin içinde hatalarımız, keşkelerimiz kısacası tüm negatifliğimiz tek egemendir. Gözümüz diğer renklerin canlılığını seçmez, burnumuz havanın envai çeşit kokusunu duymaz. Yüreğimiz, yaşamın güzelliğini, dünyanın kıpırtısını hissetmez. Hayat bizim için donmuştur.
Anlamsızlık ve hiçlik denizinde ha babam kulaç atarız, sabahtan akşama. Bazen yorgun düşer bir kara parçası ararız, ya da sığınacak ve gözyaşlarımızı saklayacak sakin bir liman… Ama mümkün değil. Ne liman vardır, ne de bir kara parçası… Her şey alaboradır.
Derindeyiz, ta dipteyiz belki de, nefesimiz kesilmek üzere… İşte o an, yaşamak için, yaşama tutunmak için nefes almaya, yaşamın güzelliklerini görmeye ve duymaya başlarız. Sanki sihirli bir el değmiş, ölü olan tüm hücrelerimiz İsa’nın nefesi ile canlanmıştır. Yüzümüzün parlaklığı, bakışımızın anlamı değişmiştir. Her şey bir anlam ve varlık kazanmıştır. İşte yaşam o an başlar bizim için…

12/10/2007 ·
Yönetmenliğini Milos FORMAN’ın ve Natalie Portman, Randy Quaid, Javier Bardem, Stellan Skarsgård, Blanca Portillo’nun oynadığı Goya’nı Hayaletleri vizyona giren yeni bir film.
“1792 İspanya... Katolik Kilisesi’nin en güçlü olduğu dönem...
Goya (Stellan Skarsgrad), ülkenin en ünlü ressamıdır. Goya’nın genç ve güzel ilham perisi Ines’in (Natalie Portman) Engizisyon Mahkemesi’nin arkasındaki güçlü bir rahip tarafından, toplumsal değerlere aykırı davranış ile suçlanması büyük bir skandal yaratır.
Güzel model Ines haksız yere Engizisyon mahkemesi tarafından mahkum edilip işkence görünce, Goya’nın eski dostu rahip Lorenzo (Javier Bardem) ile olan dostluğu sınanır. Goya, Lorenzo’ya Ines’in hayatının bağışlanması için yalvarır. Fakat Lorenzo gücün peşindedir ve Engizisyon’un arkasındaki asıl güçlerin başıdır. Ines hapse atılır, işkence görür ve ölüme terk edilir.
20 yıla yakın bir süre geçer. Goya, yaratıcılığının doruğuna ulaşmıştır ama artık sağırdır ve akıl sağlığı yerinde değildir.
Goya, Ines ve Lorenzo tekrar bir araya gelir ve yıllarca saklanan sırlar ortaya çıkar”
Konusuna kısaca göz attığımız filmde en etkin karakter Engisizyon Mahkemesinin üyesi ve Goya’nın dostu Rahip Lorenzo (Javier Bardem)’dir.
Filmin ilk karelerinde katı ve sofu bir dindar karakteri sergileyen, Yahudilelerin bir bir fişlenşip Engisizyon Mahkemesi’nde yargılanmasını sağlayan Rahip Lorenzo filmin ilerleyen bölümlerinde kendi kişisel ihtrasları ve hırsları ile karşımıza çıkacaktır.
Atalarının Yahudi olması ile yargılanan ve Engisizyon Mahkemesi trafından suçlu bulunan İnes’e (Natalie Portman) hapishanede tecavüz eden kişi de Rahip Lorenzo’dur.
İnes’in ailesi trafından sorgulanan ve aslında gerçek hayatta hiç bir zaman geçerliliği olmayan bir belge imzalayan Rahip Lorenzo, Engisizyon Mahkemesi’nin kendisini suçlu bulması ve işkenceye mağdur kalması hasebiyle soluğu Fransa’da alır.
Birey özgürlüğünün ve din ile devlet işlerinin tamamen ayrıldığı ve Engisizyon Mahkemleri gibi çağdışı ve ırkçı kurumların ortadan kaldırıldığı bir yönetim sistemin temsilcisi olarak İspanya’ya geri dönen de Rahip Lorenzo’dur.
Aslında değişmeyen tek şey değişimdir.
Çevremize bir baktığımızda, bundan bir 8-10 yıl once İran modeli yönetimi benimseyen ve onların yaşam tarzlarını kendi hayatlarına monte eden, en büyük düşman olarak Siyonizmi ve ABD’yi gören bir çok kişi bugün “demokrat, laik ve hatta cumhuriyetçi”dir. Yahudi lobileri ile ve iş adamları ile iç dışlıdır. ABD’den dünya devlerinden izin almadan bir adım atmamaktadır.
Kısacası her devrin Rahip Lorenzo’ları olacaktır ve olmaya devam edecektir.
11/10/2007 ·
Mutlu olmak için kırk derisinden soyunan yılan bey ile kızın masalını Ahmet Altan’ın Tehlikeli Masallar kitabında da bulabilirsiniz.
Eskiden çok eskiden, daha televizyonlar hayatımıza bu kadar hükmetmezken, küresel ısınma ve küresel savaşlardan söz edilmezken, odun sobalarının başında soğuk kış gecelerinde masallar ve hikayeler anlatılırken de vardı YILAN BEY VE zavallı kızın masalı.
Masal bu ya, padişah ve karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş. Bir gün yaşlı, uzun sakallı ve nur yüzlü bir pir saraya konuk olmuş… Sofralar kurulmuş, yenilmiş, içilmiş ve dua edilmiş.
Padişah ve karısına çocuklarının olabilmesi için, ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bulunan pınar başında, baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan birlikte olursanız çocuğunuz olur diye de son nasihatini etmiş.
Vakit zaman gelmiş, padişah ile karısı denilen yerde, denilen zamanda birlikte olmuş olmasına ama padişahın karısı “Allah’ım bize bir evlat ver de nasıl olursa olsun” demiş…
Kentte babası ve kötü kalpli üvey annesi ile yaşayan güzel ve fakir genç kız sonunda sultanın doğumunu gerçekleştirmiş… Sultan, kocaman bir yılan doğurmuş…
Ülkede kimse sultanın kara bir yolan doğurduğunu bilmemiş. Karayılan, sarayın arka odalarında büyümüş ve bir gün babasına bir haber göndermiş: “Evlenmek istiyorum” demiş.
Vezirlerden birinin kızı ile karayılanı evlendirmişler ama düğün sabahı kızın cesedini bulmuşlar. Düğün gecesi karayılan zavallı kızı sokmuş.
Karayılanı başka bir vezirin kızı evlendirmişler, yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra sıra halka gelmiş Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyorlarmış!
Sonunda karayılanı kendisini doğurtan güzel ve fakir genç kız ile evlendirmişler.
Gerdek gecesi kız kırk kat elbise giymiş.
Karayılana kıza soyun dedikçe kız bir gömleğini çıkartmış ve karayılana sen de soyun demiş.
Sonunda kırkıncı deriden sonra karayılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş.
İkisi yıllarca mutlu mesut yaşamışlar.
Mutlu olabilmek adına eş zamanlı olarak kırk derimizden ve gömleğimizden sıyrılıp soyunabilir miyiz?
Hayır.
Kadın veya erkek, fark etmez mutlaka diğeri karşısında giyinik kalıyor, yılanlaşıyor ve uygun bir zamanda tüm zehrini diğerine boca ediyor.
İlişkiler bir yılan ve bir kurban ikilemi arasında devam ediyor.
Peki, neden hem kadın, hem erkek birbirlerine dürüst olamıyor?
Ya da dürüst olmak için azami gayreti göstermiyor?
Bunun altında yatan neden yoksa “artık o benim” felsefesinde mi yatıyor?
Siz, mutlu olmak adına tüm derilerinizden soyunabildiniz mi?
Hala daha üstünüzde birkaç kat daha gömleğiniz var mı?
10/10/2007 ·
Biri 3, diğeri 2 yaşında…
Birinin ayağı yalın yapıldak… Diğerinin ayağında yırtık ve sökük bir çorap...
Birinin ağzında bir emzik..
Durmadan ağlayan ve belki de neden ağladıklarını bilmeyen 2 tane kimsesiz ve çaresiz bebek.
Onlar hain pusuda can veren Şanlıurfalı Kasım AKSOY’un kızları.
Hrant Dink katledildiğinde tüm medya organlarının zoomladığı ve gözümüze sokarcasına gösterdiği tabanı delik ayakkabı nasıl içimizi sızlattıysa, bu iki çaresiz ve el kadar bebeğin duruşu da bizi yaktı kavurdu.
Artık ölüm haberlerinin sayısına göre haber bültenlerine girip girmemesinin tartışıldığı, haber bültenlerine giren şehit haberlerinin ardında ve sonrasında bol soslu magazin haberleri ile tarumar edildiğimiz bu günlerde duygularımızı kaybetmemişsek eğer Kasım AKSOY’un kızlarının çaresizce ağlaması bizi harap etmeli…
Ben insanım diyebiliyorsak, yastığa başımızı koyduğumuzda acılı ailelerin acısını, hüznünü
bir nebze olsun duyumsayabiliyorsak, onların yerine kendimizi koyabiliyorsak insanlığımızı kaybetmemişizdir.
Yok, “kalan sağlar bizimdir” felsefesini şiar edinmişsek, ölenlerin ardından timsah gözyaşları bile dökmüyorsak, çıkarlarımız için kendi kardeşimizi bile katletmeyi ana prensip olarak almışsak, ben daha ne diyeyim… Biz hayvan bile olamayız…
7/10/2007 ·
Simyacı’da bir öykü vardı. Gencin biri, mutluluğun sırrını aramak için yola düşmüş.
Aramış taramış, sonunda dağ başında yaşayan bir bilgenin yanına yolu düşmüş…
Bilgenin bahçesi kalabalık mı, kalabalık, her çeşit insan var…
Genç azimli, beklemiş ve sonunda bilgenin huzuruna çıkmış.
“Mutluğunun sırrını öğrenmek istiyorum ey bilge” demiş.
Bilge, ne evet ne de hayır demiş, yanında çalışanlardan bir içi zeytinyağı ile dolu bir yemek kaşığı getirmelerini ve gence vermelerini söylemiş sadece.
Yağ ile dolu kaşık gelmiş, bilge gence vermiş ve demiş ki, “Git iki saat köşkümde, bahçemde gez, ama sakın ola ki kaşıktaki yağın bir damlasını ziyan etme” demiş.
Genç elinde yağ ile dolu kaşık başlamış dolaşmaya, ora senin bura benim diye…
İki saat geçmiş, bilgenin huzuruna tekrar çıkmış.
Bilge sormuş: “Bahçemdeki acem güllerini gördün mü?”
Genç “Hayır” demiş
Bilge sormuş:“Köşkümdeki antika halıları gördün mü”
Genç “Hayır” demiş.
Bilge gence bu sefer, “Git onları gör de gel” demiş.
Genç elinde dolu yağ kaşığı ile bir koşu bahçeye gitmiş, bir koşu köşke gitmiş…
Gezmiş ve görmüş…
Envai çeşit dünya harikası…
Bilgenin yanına yeniden varmış.
Bilge sormuş: “Köşkümdeki her şeyi gördün mü?”
Genç “Evet” demiş.
Bilge sormuş: “Elindeki kaşıktan yağ döküldü mü?”
Genç o an fark etmiş. Elindeki kaşık bomboşmuş…
Bilge gence dönmüş: “Mutluluk elindeki tuttuğun kaşıktaki yağı dökmeden tüm dünya güzelliklerini görmektir” demiş.
Şimdi bu formülden hareket edersek hangimiz mutluyuz.
Hangimizi yarınımızın korkusu ile günümüzü yaşıyoruz.
Hangimiz, “yaşadığımız an”ın kıymetini dibine kadar biliyoruz…
Hiçbirimiz.
Mutluluk ve mutsuzluk mors alfabesi gibi değil midir yaşamımızda…
Uzun ve upuzun çizgiler mutsuzluğumuzu gözümüze sokmaz mı?
Ya minicik noktala, ne kadar azdır, yok denecek kadar…
O minicik noktalar, o uzun çizgilerini alsa, hayatımız daha yaşanılır ve çekilir olmaz mı?
Olur, hem de alayı vala ile olur… Ama biz isteyince!
3/10/2007 ·
“Bir
kentin herhangi bir azınlıkça yerleşilen bölümüne genel olarak “
Getto
ya da geto” denir. İbranice kökenli bu sözcük özelde Almanya ve Doğu Avrupa
şehirlerinde eskiden Yahudilere ayrılan sonra da Yahudi semtlerine verilen
bir addır. Genelde kötü koşulların hakim olduğu bölgeler için kullanılır”
İnsanlığı
bir ülke olarak kabullenip insanları da “azınlık” olarak değerlendirrecek
olursak, hepimizin kendine has “geto”ları var…
Alışveriş
yaptığımız marketten tutun da, devamlı olarak takıldığımız semt ya da cafeye
kadar, ayaküstü açlığımızı bastırmak amacıyla bir iki lokma atışdığımız büfe
kendi yaşamsal alanımızı belirleyen sınırlar içindedir.
Arkadaşlarmız,
dostlarımız, ailemiz, yakın tanıdıklarımız aklımıza gelen herkes bu sınırlar
içindedir.
Oluşturğumuz
“geto” çocuğumuzun, eşimizin kısacası ailemizin de belirleyicisi olur.
Sınıf
atlama ya da daha iyi bir noktaya gelmek için kadınlar arasında sık olarak
söylenmese de “ya iyi bir kocaya, ya da iyi bir loncaya ihtiyacın var” sözü
oluşturulan “geto”dan başka bir “geto”ya gidiş biletidir aynı zamanda!
Özellikle
büyük kentlerin varoşlarında köy-kent kültürü arasında sıkışıp kalan, aile-din
baskısı altında inim inleyen, aynı fabrikadan çıkma ürünler gibi tek tip
özellik sergileyen gençlerimizin “geto”larına bakmamız gerekir.
Sıfır
bedene düşmek için yemeden içmeden kesilmiş genç kızlarımız… Düşük bel
pantolan, vücuda oturan marka ya da marka taklidi bir gömlek ve turban!
Marka
pantolan ve gömlekler, pala gibi kaşları cımbızın gadrine uğramış, jöle ile
yapıştırılmış ve yassılaştırılmış kafalı erkeklerimiz!
Yeni
neslin “geto”ları sadece yaşam alanları ve aileleri ile kısıtlı değil! İnternet
denen ve dünyayı insanın avucunun içine bir iki tuş sayesinde sığdırran derya
ve bu deryanın sunduğu nimet: chat…
Sanal
ortamda yaratılan kişilikler, sanal ortamda filizlenen aşklar ve hatta sanal
ortamda filizlenip sonunda kanla bitten hayatlar… Gençlerimizin “geto”ları…
27/9/2007 ·
Ülkemizin amiral gemisi son günlerde “mahalle baskısı”
kavramını dillendirdi. Sanki bu kavram ve olgu ülkemizde “ay”ın keşfi kadar
yeni gibi!
Mahalle baskısını belki de en fazla Anadolu’nun
muhafazakar kentlerinde etinden kemiğine kadar hisseden kesimler Aleviler,
azınlıklar ve inançsızlar değil mi?
11 ayın en hayırlısı Ramazanı Şerif’te bu baskıların had
safhaya çıktığını, hatta üniversite yerleşkelerinde öğrencilerin bıçaklanıp
dövüldüğü ve hatta öldürüldüğü bir ortam değil midir “mahalle baskısı”
Bırakın mini etek giymeyi, yakası açık bir gömleği.
Giydikleri dar jeanler yüzünden mahallenin ağabeyleri tarafından hafiften
tartaklanarak uyarılmaya çalışılan genç kızlarımız bu ülkenin evlatları değil
mi?
Perifer üniversitelerde eğitim ve öğretimlerini devam
ettirmeye çalışan bir avuç aydınlık dolu genç, mahalle baskılarına karşı
direnen değil midir?
Not korkusu ile inim inim inleten, sürüm sürüm süründüren
hilal bıyıklı milliyetçi eğitimcilerimiz değil midir ki “Her kim Erzincanlı,
Tunceli veya Sivaslı ise benim dersimden asla ve kat’a geçemez” diye dersin
başında Osmanlı fermanları yayınlayan?
Yüzyıllardan bu yana ibadetlerini mümkün mertebe gizli ve
saklı yapmaya çalışan Anadolu’nun en aydınlık ve Cumhuriyet kazanımlarına ve
Cumhuriyete sadık vatandaşları değil midir mahalle baskısına uğrayan?
Yukarıda sıraladığımız bir çok örnek nerdeyse yıllardan
beri var… O zaman “mahalle baskısı”nı yeniden keşfetmek abesle iştigal değil
midir?
Yoksa mahalle baskısı artık elit çevrenin de yaşadığı ve
takıldığı mekanlarda da hissedilmeye başlandı da bizim mi haberimiz yok!!!
15/9/2007 ·
35-40’lı yaşlarda olanlar bilir. Türkçe derslerinde iki
gruba ayrılır, belirli konularda “münazara” yapardık. Yaptığımız münazaraların
en baba konusu ise “balık tutmayı öğrenmek mi, yoksa hazır balık ile beslenmek
mi” olanı idi.
Artık milenyumu da 7 senedir geçtik ama hala daha “sadaka
kültürü”nden bir türlü kurtulmadık. Bu gidişle de kurtulmamız mümkün değil.
Sosyal belediyecilik adı altında, insanların onuru
ayaklar altına alınıp çıtır çıtır eziliyor.
Fakir fukarayı 11 ay unutan hükümet ve onun yerel
uzantıları maalesef “Ramazan-ı şerif”te sevabına (?)bir tas kuru fasulye ve
pilav ve yanında ise hoşaf ya da tatlı ile gönül almak ve ihtiyaç sahiplerine
erzak kutuları istif etmek telaşesi içine giriyor.
Tabii ki yoksula yardım önemlidir.
Tabii ki İslam, ezilenin ve yoksulun yanındadır, yoksa
Hz. Muhammed boşuna mı demiştir “El fakru fahri”
Sosyal belediyecilik namına fakir fukaraya hizmet götüren
Sayın Belediye Başkanları acaba bu yemekleri hangi iktidar yanlısı yemek
firması ile ortak yapıyor?
Bu yemek firmaları 40-50 bin kişiye aynı anda yemek
hazırlarken hijyen ve sanitasyona ne kadar önem veriyor?
Ya da kullandıkları malzeme ne kadar sıhhi?
Bu tarz detaylar maalesef yazılı ve görsel basında köşe
başlarını tutan taşlarımız ve fillerimiz tarafından hiç ama hiç dile
getirilmiyor?
Daha birkaç gün önce ucuz tatilcilerin yemeklerinde
“domuz eti” yedikleri gözler önüne serilirken, ne hikmetse Ramazan ayında
alabildiğine palazlanan bu yemek firmaları
kadı ve müftülerden “Helal Gıda Fetvası” almış kadar rahat!!!
Yerel yönetimlerin kuru erzak işlerini alan ve yine kendi
iktidar yanlısı bu firmalar, acaba aldıkları malzemelerde ne kadar dürüst!
Pirincin taşı, yağın solventi, zeytinin pespayeleği dile
gelmediğine göre alan da memnun, veren de; bu işten nemalanan ise zaten oğul be
oğul cennetlik!
2008 mart ayı içinde dillendirilen yerel yönetim
seçimleri nedeni ile canhıraş bir biçimde yaptıkları çalışmaları göz önüne
sermeye çalışan ve o kanaldan o kanal koşturmaktan üts solunum yolu
enfeksiyonuna alabildiğine fazla yakalanan belediye başkanlarımızın kaçta kaçı,
önümüzdeki seçimde koruyabilecek?
- Yaptıkları
her şeyi zırt pırt basın duyuruları ile medyaya ileten belediye başkanları
mı?
- Alt
yapının yerine janjanlı çalışmalar ile göz boyayan belediye başkanları mı?
- Yoksa
seçim öncesi kesenin ağzını açıp blok ve kemikleşmiş oyları para ile satın
alan belediye başkanları mı?
Seçim sizin, geçim ise yine yoksul halkın…