13/3/2009 ·

Bu söz kesinlikle bana ait değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Bakanı’na ait.

Kendisinden iş isteyen kadınlara : “Evdeki iş yetmiyor mu? “ diye cevabı yapıştırmış.

Kadınlar bilmez mi Sayın Bakanım, evdeki işlerin kendine yetmediğini…

Çocuğa bakmayı, kayınvalideye cevap yetiştirmeyi, çocuğun derslerine yardım etmeyi, “aptal kutusu”na çeviren sihirli ekrandaki yarışmacılar ile hem-hal olmayı, pazara veya markete gidip en ekonomik alışverişi yapmayı, akşama bir tencere yemek kaynatıp birer kap yemeği ortaya çıkarmayı ve akşama yorgun argın gelen kocaya münasip dil ile derdini anlatmayı…. Ve onun da gönlünü hoş tutmayı…

 

Sayın Bakanım,

Kadın bir işte de çalışabilir, ama değişen hiçbir şey olmaz inanın

Değişen tek şey, aile bütçesine girecek olan bir kuruş paradır. Belki bu para, kaymak tabakanın bir akşamlık yemeğini bile ödeyemez ama… O ailenin bir aylık geçim bütçesine “acaiyip” desteği olur.

 

Tabii, kadının çalışmasını, ekonomik anlamda özgür olmasını isteyen yoktur belki.

Değil midir ki, “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” zihniyetinin hakim kılındığı bir toplumun evlatları değil miyiz?

Değil midir ki, tecavüze uğrayan ve buna rağmen tecavüzcüsüne kıyak çekilen bir ülkenin kadınlarıyız.

Değil midir ki, tecavüze uğrayan ve namusu temizlenmek için öldürülen Güldünyaların hemcinsleriyiz.

 

Haklısınız.

Evdeki işler bize fazla bile geliyor. Hatta bazen bizi içinden çıkılmaz bir duruma da düşürüyor. Ama ekonomik anlamda bir nebze dahi olsa nefes almamıza izin verin. Lutf edin efendim, çalışalım…. Ekonomik özgürlüğümüzü kazanalım… Muasır medeniyet seviyesine erişelim…

Yorum (0) Yorum yaz!

4/3/2009 ·

Bu yılın Oscar ödüllerinin büyük bir bölümünü toplayan film aslında Türkiye’nin ya da gelişmekte olan ve aslında 3. dünya ülkeleri olarak da adlandırılan ülkelerin çocuklarının hikayesi…

 

İster Hindistan, ister İran, ister Türkiye olsun; fark etmiyor. “Belirlenen kast sistemi” içinde dünyaya gelmemişse çocuk, baştan şanssız sayılıyor.

Filmin kahramanı Jamel Malik’de Hindistan’ın teneke mahallelerinde yaşayan, yoksul ve yaşam mücadelesi veren ailenin çocuğu… Gelişmemiş ülkelerin en temel sorunlarından biri de “dinsel ayrılıklar”dır. Filmin belki de en çarpıcı sahnelerinden biri Müslüman mahallesinde dalan eli kanlı adamların kadın erkek, çocuk demeden herkesi “kılıçtan geçirmesi”dir. Ülkemizde de “dinsel ayrılık” doğrultusunda maalesef toplu ve bireysel katliamlar bugüne kadar yapıla gelmiştir.

 

Ülkemizde de belki yeteri kadar önemsenmeyen “çocuk sömürüsü”ne dayalı rant elde edilmesi, Slomdog Millioner’de çarpıcı sahneler ile anlatılmıştır. Bugün İstanbul’un meydanlarında minik çocukların elinde bir kase ile insanların peşinden koşmasından tutun da, Doğu’dan ve Güneydoğu’dan ailelerine kira parası ödenerek büyük kentlere getirilen çocukların haberleri genelde magazin haberleri arasında kaybolup gitmektedir. Bizde de bu çocuklara şiddet uygulayan ve kalıcı sakatlık bırakan acımasız insanlar oldukça fazladır.

 

Yarışma programlarından zengin olma sevdası çok yabancı bir olgu olmasa gerek bizler için… Var mısın Yok musun’dan tutunuz da, diğer programlara katılmak ve bir anda zengin olup kendi yaşam gerçeğinden sihirli bir değneğin dokunuşu ile çıkmak isteyen insanlar azımsanmayacak kadar çoktur. Raitinglerin tavan yaptığı, sokaklarda inlerin ve cinlerin top oynadığı bu tv yarışmaları ve dizileri sayesinde bir gecede ünlenen ve sabun köpüğü gibi sönen yıldız adayları bir hayli fazladır… Ki bir zamanlar, Pop Star yarışmalarında ünlenen Bayhan, Abidin, Firdevs ve adını bilmediğim birçok insan belki bugün yokluk içinde ayakta durma çabası içindedir.

 

Yine daha düna kadar insanların top koşturduğu, yoksulluğun kol gezdiği mahaller, mafyavari kişiler tarafından golabel kültüre peşkeş çekilmektedir. Sanayi toplumunun belki de en önemli göstergesi olan devasa binalar ardı ardına buralara kondurulmaktadır. Mahallenin eski meskunları için buralar artık “lüküs semt”tir. Jamel Malik’in ağabeyi Salim de bu çarkın içinde bir dişli olarak devri daim etmektedir.

 

Filmin bir de öteki yüzüne bakmak lazım… Yaşadığımız yüzyılda saf ve temiz aşklar kalmış mıdır acaba? “Yeryüzünün Tanrısı Para, Gökyüzün Tanrısı ise Allah” sanıldığı bu dönemde Jamel Malik’in  bu kadar saf ve temiz duygular ile bir aşkın içinde olması ise düşündürücüdür.

 

İzlenmesi gereken bir film olan Slomdog Milioner’i, yaşadığımız coğrafyanın bir başka coğrafyada yaşanan yansıması olarak görmek de mümkün…

 

İyi seyirler…

Yorum (0) Yorum yaz!

26/2/2009 ·

Adımız ne olursa olsun; yaşımız ister 4, ister ise 70 olsun; kimliğimiz kadın ya da erkek olsun, hiç ama hiç fark etmiyor. Her şey için bir bahanemiz, yanımızda 24 saat hazır ve nazır olarak taşıdığımız acil işlerde ilk kullanılacak sihirli çantanın herhangi bir gözünde saklı…

 

İşe geç mi, kaldık; mutlaka ya trafik vardır, ya da hava ciddi anlamda yağmurlu ve bulutludur. Peki doğrusu nedir; evden ucu ucuna çıkmak değil midir… Bırakın ucu ucuna çıkmayı, hatta 5-10 dakika geç çıkmaktır bunun adı…J))

 

Eve keyifsiz geldik, hemencecik bahanemiz hazır… İşteki çekişmeler, ya da performans düşüklüğü veya ekonomik krizin etkisinde kalmaktır. İş ile ev arasındaki o beyaz kağıda süt ile çizilmiş ince hat’ı siz yaşam ilkesi olarak belirlemezseniz, daha çok sihirbazın çantadan çıkardığı gibi bahane üretirsiniz…

 

 

Okulda başarılı bir öğrenci değilsiniz, istediğiniz mesleğe ailenizin tepkisi yüzünden yönelemiyorsunuz. Eyvah, karne zamanı geldi ve zayıflar bir trenin vagonları gibi ardı ardına dizilmiş bile… Tabii ki bahaneniz hazır: Okuldaki öğretmenlerden yeteri kadar yararlanamıyorum, öğretmen bana taktı, müdür muavini zaten celladın biri, bir kere mimlenmeye gör, ondan sonra iflah olmazsın işte…

 

Sevdiğiniz kız ile uzun bir dönem bir hayatı paylaştınız. Veya sevdiğiniz erkekle… Yaşanan her şey üstüne konulmayan banka mevduatı gibi bir bir tükendi, paylaşılacak ve yalanılacak hiçbir şey kalmadı… Gözünüz, sağda solda yalnız gezen taze avlarda… Dürüstçe partnerize, bu iş buraya kadar, bundan sonra herkes kendi yoluna demek yerine, telefona çıkmamalar, kendinizin pembe sandığı ama giderek gri olan yalanların arkasına sığınmalar… karşınızdakini kandırırken, aslında en başta kendinizi kandırmalar…

 

. . ……………………..

 

Anne babalar olarak, çocuklarımıza dürüst olmayı öğretiyoruz. Peki biz dürüst müyüz, çocuğumuza, eşimize, işimize, ailemize, çevremize karşı… Sanmıyorum, sanmam da mümkün değil. O halde yeni gelen nesillerden de dürüstlüğü beklemek hayal değil midir sizce?

 

Çocuğumuz, ilk sosyal ilişkisinden başlayarak sorunların çözümünü hep bahanelerin kısır döngüsünde aradığında sorumlu kim olacak sizce?

 

Bahaneleri sakladığımız o gizemli çantayı bir kerelik bile olsa bir kenara bırakamayız mı bu hayatta?

 

Bıraktığımızı farz edelim, yer yerinden mi oynayacak? Yoksa dürüstlüğümüz yüzünden bizi bir yerlerde hapsedecek bir güç mü ortaya çıkacak…

 

Kendimiz için, ailemiz için, arkadaşlarımız için ve özellikle de çocuklarımız için arada bir olsa da bahanelerin ardına sığınmayalım… Yarın ilk günümüz olsun, hepimizin…

Yorum (2) Yorum yaz!

3/1/2009 ·

Baş ucu sözlüğüm der ki: Dante’nin anlatımlarından derleyecek olursak: ve onu izleyen diğer melekler cennetten kovulduğunda hızla aşağıya düşmeye başlarlar ve fakat en ağır günah şeytanda olduğu için en hızlı düşüş onunki olur.dünyaya tam Kudüs’ün zıt tarafından çakılır ve öyle derin bir çukur oluşur ki dünyanın merkezine iner.bu çukurdan çıkan toprak bir dağ oluşturur ve bu ARAF’tır..Şeytanın başı Kudüs’e dönük,poposu bir buz kütlesine gömülü,ayakları ise ARAF tarafındadır..” (http://sozluk.sourtimes.org/Default.asp?)

 

Dante’nin alegorik tasvirlerine gerek kalmayan bu cehennem dünyada hüküm süren zalim sultanların saltanat ilan ettikleri bir iklimde nefes almaya çalışan bir bendeyim…

 

İçimin kaldırmadığı, şiddetin kol gezdiği, anaların gözü yaşlı kılındığı; babaların yüreğinin yandığı bir iklimdeyim…

 

Beynimin, zihnimin, ruhumun reddettiği insanların “ötekileştirildiği” bir dünyada; zalimin zulmünden inim inim inleyen, bir lokma ekmek için birbirini paralayan; kardeşin kardeşe savaş ilan ettiği bir dünyadayım…

 

***

 

Araf’tayım…

İçim acı ile dolu…

Karanlık bir dünyada, ışığı arayan bir pervane gibi sağa sola çarpıyorum. El yordamı ile karanlıkları yarmaya çalışıyorum…

Balığın tamamen çürüdüğü, tuzun koktuğu bir yüzyıldayım.

 

Ne bir adım ileri, ne bir adım geri gidebiliyorum.

Olduğum yerden milim kıpırdayamıyorum.

Araf’ın tam ortasındayım…

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

27/12/2008 ·

Çok eski zamanlarda daha evlerimize tv’nin girmediği, doğalgaz borularının odadan odaya döşenmediği, ısınmak için beyaza boyanan odun sobalarının tercih edildiği o sert kış akşamlarını ne özlüyorum bir bilseniz…

 

Kışın kış olduğu, “tuuu” desen elin donduğu, çatılardan salkım salkım buzların sarktığı o kış gecelerinde dostlukların, paylaşımların ne bileyim hayatın tadı daha farklıydı belki…

 

Çekirdek ailelerin olmadığı cümbür cemaat geniş ailelerin bir arada yaşadığı; yatakların yorganların bir diğer kardeş ile paylaşıldığı, yataktaki yer için sudan bahaneler ile kavgalar edildiği o zamanları yaşayan bizleri şanslı addediyorum aslında!!!

 

Yanan odunun közlerine eşek ve at etinin karışmadığı doğal sucukların kokusunun tüm odayı sarardı. Sarmak ne kelime, tüm mahalleye buram buram yayılırdı o nazenin koku…

Karakışın yol vermediği meyvelerin birçoğunun adlarını okul kitaplarından öğrenirdik. Bugün Pazar tezgahlarını ya da manav önlerini süsleyen ithal bir çok meyvenin ne adını ne de tadını bilirdik. Bildiğimiz en baba lezzet, Washington portakal, elma ve hasbelkader mandalinaydı.

 

Ama kiler denilen yerin adını ve tadını ve de her duvarına sinmiş kokusunu hepimiz bilirdik. Küpler dolusu dut’un, cevizin, pestilin ve bir çok meyve kurusunun tadı bir başkaydı o zamanlar… Aile çekirdek olmayınca paylaşılan ürün de az oluyordu. Anneler, halalar, teyzeler adaletin terazisi gibi herkese eşit parça dağıtır Ali’nin hakkı Veli’ye; Veli’nin hakkı Ayşe’ye bir gram bile geçmezdi.

 

Annemin anlattığı yarı gerçek yarı hayal masalları, hikayeleri özlüyorum. Okuduğum onca kitapta bulamadığım, hayat dersi öğreten yüzyılların öğretilerini özlüyorum. Özlemlerim kat kat oluyor, sarıp sarmalıyor beni.

 

* * * * *

 

Karın lapa lapa gökyüzünden dans ederek indiği, ıssız sokaklarda köpeklerden başka kimsenin sesinin soluğunun duyulmadığı, tek katlı kerpiç evlerimizin sönen sobasına inat, yataklarımızda birbirimize sarılıp uyuduğumuz, anlatılan masalların diyarında bir kahraman gibi gezip dolandığımız o gecelerde hayat daha yaşanılacak gibiydi belki.

 

Geçmişimi özlüyorum.

Geleceğimi ise korkarak bekliyorum.

Yorum (3) Yorum yaz!

25/12/2008 ·

Dışarıda kemikleri bile donduracak kadar bir soğuk var.

Elimde buram buram dumanı tüten bir fincan sıcak çay. Ayaklarımı oturduğum koltukta topluyorum, gecenin sessizliği ve ıssızlığı evin her tarafına yerleşmiş.

Radyo kanallarını bir bir geziyorum. Arabesk takılan takılana. Beni pek sarmıyor ve hiçbir zaman da sarmadı arabesk.

Kendi kendime “Araf”ta olmadım ki hiçbir zaman arabeski de seveyim” diyorum. Düşünceme kendim de gülüyorum.

 

Radyo kanallarından birinde Ferhat Göçer’i yakalıyorum: “Yol bitti galiba, yol bitti çoktan” diyor.

Bir anda gözlerim doluyor. Sanki benim için, hepimiz için söylüyor.

Hayatı kıyısından ucundan yakalamaya fırsat bulamayan bizler için söylüyor.

Hayatın kısalığını bir an dahi düşünmeden gem vurulmamış hırsımızı koşu atları tırısa süren bizler için söylüyor.

 

Gecenin ayazı içimi üşütüyor.

Dışarıda evsiz barkısız yaşayanları düşünüyorum bir yandan.

Evi barkı olup da işten çıkartılan ve belki de çoluk çocuk aç yatan yüz binlerce insanı düşünüyorum.

Ne kadar çok şey elde etmek için çabalarsak, bir o kadar mutsuz olduğumu düşünüyorum.

Kalabalıklar içinde çok yalnız, iliğime kemiğe kadar yalnız olduğumu düşünüyorum.

Hayatın anlamını düşünüyorum.

Düşündükçe içimdeki sarmala daha dolanıyorum.

Elimdeki sıcak çay neredeyse soğumuş, buza dönmüş.

Gecenin ayazı giderek artıyor. Ev sıcak ama içim üşüyor.

 

Gazetelerin 3.sayfa haberlerini okuyamıyorum artık. Toplumsal çıldırmayı midem kaldırmıyor.

Uzak, çok uzaklara gitmek istiyorum. Kimsenin olmadığı, kirlenmenin yaşanmadığı, insanların sabah güneşi ile mutlu mesut uyandığı, akşam karanlığı ile yorgun ve bitab yatakalarına girdiği bir yere gitmek istiyorum.

Ne cep telefon, ne de internet istiyorum. Haberleşmek istemiyorum. Ne kimseden bir haber, ne de kimseye bir haber göndermek istiyorum. Yalnızlığım ile arkadaş bir yaşam istiyorum.

 

Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Radyoda Ferhat Göçer, “Zaman iksiri ile toplar bizi…” diyor.

Bekliyorum.

Zamanı, bir büyücü gibi yaralarımı sağaltacak ruhumu iyileştirecek zamanı bekliyorum.

Belki de yol hala tükenmemiştir benim için, benim gibi olanlar için…

Yorum (2) Yorum yaz!

15/12/2008 ·

Neden insanlar evlendiklerini yedi mahalleye duyurmak ister.

İki kişi evlenir, gerisi ise hikaye değil midir?

Yok, bizim ülkemizde insanlar evlendiklerini diğer insanların gözüne gözüne sokmak ister.

Gelin arabasını bir güzel börtü böcek ile bezer.

Börtü böcek ile süslemek yetmez, bir de eş, dost ve ne kadar tanıdık varsa hepsini gelin arabasının peşine taktırıp şehir turu attırır…

Trafiğin en yoğun olduğu, insanların beynine kan sıçradığı, yorgunluktan göz kapaklarının teğet geçtiği bu anlarda bir de gelini taşıyan börtü böcekli araba ile onun takipçileri “datttt, datttt” diye kornalarına asılmazlar mı?

O an, işte o an insanın elinde olsa o gelin ve damada birkaç vecize söz söyleme isteği derya deniz gibi kabarıp duruyor işte:

 

Ya kardeşim evleniyorsunuz tamam, anladık ama çevreye vermiş olduğunuz bu rahatsızlık ne?

Birkaç ay sonra siz de birbirinizin başının etini yerken, kıskançlık krizleri eşliğinde med cezir dalgaları ile savrulurken zaten konuya komşuya, akrabaya yakına rahatsızlık vereceksiniz…

 

Hadi bunlar genç, başlarında kavak yelleri esiyor diyor atalarımız; ya siz değerli büyüklerimiz, bu gençlerin heyecanlarını yedi düvele duyurmak zorunda mısınız?

Trafiğin en keşmekeş olduğu anda, kırmızı ışıkta birkaç saniye bekleme sabrınız da mı yok Allah aşkına?

 

Biriniz kornaya asılırken, diğerinizi geri kalır mı?

Kalmaz…

 

Lütfen, rica ediyorum, artık kösnülleşmiş bu gelenekleri bir kenara bırakım.

İnsanlar evlenirken takım taklavat tüm saz ekibi ile arkalarına düşüp şehir turları atmayalım.

Attığımız bu şehir turları ile vatandaşa geçici çevre rahatsızlığı vermeyelim.

Zaten, bu gençler birkaç ay sonra çevreye yeteri kadar rahatsızlık vereceklerdir inanın.

 

Yorum (1) Yorum yaz!

10/12/2008 ·

An’ı  yaşamayan bir nesiliz…

Yarın ne yapacağız, ne olacağız, ne kazanacağız, ne kaybedeceğiz…

Zamanımız hep bu planlamalar ve düşünce yığınları ile biteviye geçip gidiyor.

 

Dakikalar, saatler, aylar ve hatta yıllar geçiyor. Ama bizim yarınlarımız hiç ama hiç bitmiyor. Bitmesi de mümkün görünmüyor…

 

Plan üstüne plan yapıyoruz. Elimizde bir A, bir de B, hatta ve hatta C ve D planları her daim mevcut. Ama gel gör ki, bazen bu planlar bile işe yaramıyor. Bir karmaşa, bir kargaşa içinde koskocaman günleri, aylar, yıllar ve sonunda bir ömür tükeniyor.

 

* * *

Dağ başında bir çoban olsam dediğimiz anların sayısı bir hayli fazla. Onun kadar sessiz ve tasasız bir hayatımızın olmasını istiyoruz içten içe; ama onun gibi yaşamak için de öldürücü adımı hiçbir zaman atmıyoruz. Korkuyoruz, kaybetmekten. Bunca yıldır elde ettiğimiz her şeyi bir anda yitirmekten… Ama çoban gibi yaşamak da bilinçaltımızın fantastik bir düş’ü işte…

 

* * *

 

Giderek içimize kapanıyoruz. Konuşacak, paylaşacak şeyimiz o kadar azalıyor ki. Bir araya geldiğimizde yüce kurtarıcımız beyaz ekran ve sihirli klavyeler ya olmasa!!!  Artık insanlar yüz yüze sohbet bile etmiyor. Sanal’ına takılıyoruz işte muhabbeti etrafında hayatın karmaşasını devam ettiriyoruz.  

 

Ama planlarımızdan asla vazgeçmiyoruz.

Belki bir daha o insanla bir araya gelemeyeceğiz.

Belki, bir daha içtiğimiz o sıcacık çayın tadı, kahvenin cezp edici kokusunu hayatımızın hiçbir döneminde yakalayamayacağız.

Belki bir daha doyasıya ağlayamayacağız.                                                                       

Belki, bir daha başımızı bir sevecen o omuza yaslayamayacağız.

Ama bunların hiçbirinin farkına varmıyoruz.

Hep yarınlarımız, hesaplarımız ve planlarımız var… Olmaya da devam edecek…

Yorum (1) Yorum yaz!

28/11/2008 ·

Hayatımız hep siyah beyaz değil!

Gri alanlarımız da var; belki bu gri alanlar siyah beyazlardan daha fazla; ama biz farkında değiliz!

 

Karasızlıklarımız, keşkelerimiz, zamanı geriye alma arzumuz, pişmanlıklarımız, depresif takıntılarımız o kadar fazla ki!!!

 

Keşke, zaman duran saatler gibi sonsuza kadar dursa.

İç hesaplaşmalarımız, çatışmalarımız, onulmaz yaralarımız zamanın o umarsız merhemi ile bir bir sağalsa…

O gri alanlar ya siyaha, ya da beyaza meyl etse.

 

Bazen onulmaz dediğimiz yaralarımız bir bir iyileşiyor.

Bazen içten içe bir kanama nüks ediyor, kimselere haber vermeden.

Çaresi olmayan bir hastalık gibi sarıp sarmalıyor.

 

Her su yatağını bulur diyor atalarımız ne hikmetse; ama bizim pişmanlıklarımız, keşkelerimiz, depresif takıntılarımız bir türlü salah bulmayan bir hastalık gibi daha da artıyor…

Gün günden daha kötülüyoruz

İçimizde kocaman bir boşluk, belki de hayatın yorgunluğu…

 

Kara bir delik gibi kocaman bir hal alıyor.

Siyah beyaz filmlerimizde, gri alanlarımız…

Yorum (0) Yorum yaz!

11/8/2008 ·

Yaşadığımız dünya giderek dar gelmeye başlıyor.
Kardeşlik, komşuluk, misafirperverlik vs… hasletler artık kara kaplı kitapların arasında kaybolup gitmeye mahkum gibi.
Bireysellik, bencillik ve katma değeri olarak alabildiğine yalnızlık artık insan oğlunun makus kaderi.
Bu makus kaderi ise modern toplumun bize sunduğu ve raflarda satın alabildiğimiz dışı janjanlı malzemeler ile bir nebze olsun dindirmeye çalışıyoruz hepimiz.

Yalnızlık diz boyu, hatta diz boyunun ötesinde nerdeyse boyumuzu aşmış durumda.
Başkalarının hayatını izleyerek, kendi hayatımız şükreder durumdayız
Pespayelik ve bayağılaşma artık sıradan vakalar haline geldi
Mahremiyet ve iki insan arasında duvarlar arasında yaşanması gereken “derin mevzular” ise davul zurna ile yedi cihana büyük bir gurur ile sunulmakta!

Eş arayan, eşini terk eden, boynuzlanan, boynuzlayan, evden kaçan, eve haps olan tekmili birden hepsi sahnede.
İlişkilerin boyutu cüzdan ile fizik arasına sıkışmış fare gibi zıplamakta!!!

Yaşam gerçekten bu kadar zor mu bizim için?
Eskiden daha mı mutluyduk?
Siyah beyaz tv’lerimizin karşınsında unutulmaz Türk filmlerini izlerken döktüğümüz göz yaşlarımız daha mı sahiciydi?
Ekmeğimiz daha poşete girmemişken, mahalle fırınından aldığımız sıcacık ekmeğin kokusu daha mı gerçekçiydi?
Yoksa biz daha mı küçüktük?
Yaşadığımız dünyaya bir sis perdesinin gerisinden mi bakıyorduk?
Etrafımızdaki mutsuz insanları mutlu gördüğümüz sihirli bir gözlüğümüz mü vardı?

Soruları ve yanıtları çoğaltmak mümkün.
Ama tek bir gerçek var.
Yaşadığımız dünya, bizlere çok farklı şeyler sunsa bile; geride sadece yalnızlık, bıkkınlık, pespayelik, düzeysizlik ve kocaman bir mutsuzluk kalıyor.







Yorum (1) Yorum yaz!